İsteminde Woodstock var diye izledim ben filmi. Çoğu izleyen filmi beğenmemişti ama ben fena etmemişim izlemekle. Sonuçta festival gazımız ebedi. İlk bi an şüpheye de düşmedin değil. Film başladı “Bu Bir Ang Lee Filmidir” yazdı. Aha dedim şimdi sıçtık. Neyseki Ang efendi o kadar saçmalamamış. Asit sahneleri dışında çok gaza gelmemiş.
Gerçek ile bir ilişkisi varmıdır bilmiyorum araştırmadım da ama işte Woodstock‘un doğuşu ve nasıl büyük bir olay haline geldiği üzerine bir film. Sanş eseri verilen sözler festivali inanılmaz büyük bir hale getiriyor. Zaten festivalin sonuna kadar gelişen durumlar, ilişkiler filmin oldukça izlenir hale getirmiş. Ancak sonu oldukça saçma ve bayıktı. Miyazaki filmleri gibi sonuna kadar çok güzel gider film ama çok basit şekilde final olur ve hevesin kursağında kalır. Taking Woodstock‘da böyle bir film işte.
!fistanbul çift senelerde iyidir diye bir söylenti var. 8. senesinde de geleneğini bozmadı ve geçen senenin vasatlığından sonra gayet iyiydi. Özellikle Oscar, Golden Globe gibi ödüllere aday olmuş filmleri izleyici ile buluşturdular. Bütün bunların yanında diğer filmlerin daha çok belgesel havasında olması aslında !fistanbul’un esas heyecanını biraz kaçırdı. Çünkü önceki senelerde muhteşem bağımsızlar izleme şansı buluyorduk. Ancak bu sene izlediğim filmler ya büyük prodüksiyon ya da çok başarılı olmayan bağımsızlardı. Belki üretim yoktur !f’e suç bulmayalım. Ayrıca bilinçsiz bir şekilde bilet alıp filmlere gitmeme !f’de de oluşmuş bu festival izleyicisi için kötü yönetimi için gayet güzel bir şey. Filmler hakkında pek bişi bilmeden tonlarca bilet alan tipler kaynıyor ortalık.
Fırsat bulup Nick and Norah’s Infinite Playlist, Tokyo!, Wendy & Lucy, Sita Sings The Blues ve Slumdog Millionaire. Kısaca değinmek gerekirse Nick and Norah’s Infinite Playlist fena olmayan bir gençlik filmiydi. İdare etti geçti gitti unuttuk bile. Üstelik iddaa ettiği gibi çok da müzik yok filmin içinde. Tokyo! gayet başarılıydı tabiki filmin üç yönetmeninden birisinin Michel Gondry olması bunda olduça etkiliydi. Wendy & Lucy bazı yerlerde önemli filmler arasında gösterilmiş ve ilgimi çekmişti. Ancak çok felaketmiş. Filmin başka bir havası olduğu kesindi ve bunun gibi filmler ile karşılaştırmaya çalıştım ancak yine de olmadı. Evinden ayrılan Wendy’nin beş parasız kalması. Sonrasında köpeği Lucy’nin kaybolması ve onu bulmaya çalışmasından oluşuyor. Aslında bir çok konuyu içinde barındıran bu filme malesef bana bir şeyler anlatamadı. Sırada gönül acım Sita Sings The Blues. Nina Paley beklediğimden çok çok daha iyi bir film yapmış zaten bir çok ödülü boşuna almadı. Ancak sesin çok kısık olması bazı anlarda filmden kopmama neden oldu.
Son olarak Oscar’ı da alan Slumdog Millionaire. Bu güne kadar Oscar alan filmleri çok sevmedim ancak bunun için aynı şeyi söyleyemeceğim. Yönetmenlik, senaryo ve oyunculuk hepsi müthiş. Aha burasında da böle olacak dediğim bir çok yerde beni şaşırtıp çok başka bir noktaya çektiler konuyu. Bunların haricinde müzikleriylede gönlümde tah kurması çok zor olmadı.
Yazımın son bölümünde de festivalden bahsedeyim. Öncelikli olarak Fitaş büyük salonlarını kapattığı için küçük bir salonda gösterim yapıldı. Büyük salon gidince İstanbul’un en görkemli salonu Emek Sineması esas mekanı oldu festivalin. Ne yazıktırki Emek Sineması’nın muadili hiç sinemanın olmaması. Ancak festivalin ciddi anlamda festival havası yoktu. Sadece film gösterimlerinden ibaretti çekme kaset‘in de dediği gibi film günleri gibiydi. Umarım biz bu handikapı aşar ve farklı bir deneyim sunarız.