Emek Sineması’nın bulunduğu Sarkisyan Binası’nın yıkılarak alışveriş merkezine çevrilme projesi artık son nokta oldu ve İstanbul halkı buna isyan etti. Hem tarihimizin hem de neredeyse Türkiye’nin en güzel sinemasının yıkılmasına sessiz kalamadık. Bir dizi eğlenmin son ayağı İstiklal Caddesi’ndeki yürüyüştü ve uzun zamandır gördüğün en geniş katılıma sahipti. Umarım çabalar boşa gitmez devlet’in azıcık olan vicdanı öne çıkar.
Bu çizgi roman uyarlaması filmler genellikle kötü oluyor. Ancak Sherlock Holmes için aynı şeyleri söyleyemeceğim. Warner Bros’un davetiyle Cevahir Megaplex’de filmi izlemeye gittik. Beklentilerim oldukça düşüktü sadece merak ediyordum. Tam film başlamadan az önce orada olduk ve salonun en kötü yerlerinden birinde oturduk. Bu arada madem yeni güzel bir salon iddasındasın kocaman perde yapmayı biliyorsun ama en ön koltuktan ekranın görünmediğini bilmiyorsun sayın Megaplex yönetemi.
Filme gelirsek Robert Downey Jr. (Sherlock Holmes) ve Jude Law (Dr. Watson) rolünde çıktılar karşıma. İkisininde oyunculuklarını iyi bulurum ve Sherlock Holmes’de de iyi bir oyunculuk sergilediler. Hatta Robert oldukça hareketli bir role sahipti bir an dövüş ustası(ki oldukça abartılıydı), bilim adamı, her detaydan onlarca bilgi çıkarabilecek bir dedektif ve kartal gibi gözleriyle 70 metreden bir kağıttaki yazıyı okuyabiliyordu. Ama filme güzel yedirdikleri için çok da rahatsız edici değildi. Jude ise Robert’in yanında daha sakin bir karakterdi. Zaten çizgi romanda da bu böleydi.
Filmi izlerken bir çok tanıdık sahne gördüm. Yeraltı dövüşü, kötülerin işlerini yapan dev gibi bir adam, iç içe geçen olaylar, bir anda taraf değiştiren karakterler. Filmin sonunda ben de nedenini çözdüm çözdüm çünkü yönetmen Guy Ritchie’ymiş. Guy’ın klasik ne kadar triği varsa filmi de görmek mümkün. Muhtemelen filmi beğenmemin en büyük nedeni yine Guy. Sahnelerin canlı akışı hikayenin sürekli seni içeri çekerek heyacanını koruması, filmin kurgusu hepsi yerli yerindeydi.
Filme gelirsek dünyayı yöneten gizli bir grubun büyüler sayesinde oluşan kötü kanadı grubu ele geçirir sonrasında da dünyayının düzenini değiştirmek için harekete geçer. Ancak dedektifimiz Sherlock Holmes zorda olsa bu davayı çözer ve mutlu sona ulaşırız.
Dün akşam açılışına gittiğim Küpşehirsergisi ilk başta ilgimi çekmiş olsa bile sonrasında biraz hayal kırıklığı idi. Bir kısım karakterler üzerinde oldukça uğraşılmışken bir kısmı sanki son dakikada yetiştirilmiş gibiydi. Ayrıca yaratıcılık konusunda da biraz kısırdı karakterler. Ondandırki çok durmadım.
Alanistanbul‘a da ilk gidişim oldu. Yolu bulamayıp dönerken sergiden sergiye gördüğüm Pick.me Sadi bana yolu gösterdi gidebilmiş oldum. Sergi alanı oldukça dar ama konumu güzel bir sergi binası da güzel. Zaten Galata’da binaların hemen hiç biri boş geçmiyor. Ancak açılış biraz sakindi muhtemelen bir gün önceki Aslı Çavuşoğlu‘nun Dünyayı Nasıl Dolaştım sergisine gidelmesi ve yağmurunda etkisiyle.
Rock’n Coke‘ye gitmeyecektim ama standart gaz anlarımızdan ve gaz ekürim İlker sayesinde son anda hadi gidelim diye gaza geldik. Neyse Rock’n Coke‘ye gelirsek İstanbul Park’ta olması benim bir numaralı gitmeme nedenlerimden biriydi çünkü asfaltta yanıp tutuşacaktık. Rock’n Coke‘un aslında adındaki gibi bir müzik festivali olmaması sadece bir konserler zinciri olması da ne olursa olusun gidelim kafasına sokamıyordu beni. Bu zincirde bu sene beni tek etkileyen grup Santigold du. Onun dışında yıllardır beklediğim ama o kadar hevesimin kalmadığı Kaiser Chiefs‘de başka bir nedenimdi gitme isteğimin yeşermesinde. Bunların dışında beğendiğim Razorlight, Cartel, aslında müziklerini dinlemesem bile son albümleri ile beni hafiften etkileyen Prodigy. Tabiki sahne şovlarını merak ediyordum o apayrı bir konu.
Neyse beni Rock’n Coke’ye karşı isterik yapan konulardan sonra gelelim festivale. Daha önce dediğim gibi İstanbul Park fena. Otoparka geliyoruz çevresi geniş bozkır bi tane ağaç yok. Yolda içtiğimiz içkileri hızla bitirmeye çalışıyorum otoparkta yasak tam kalanları sakladıkki bi baktık kimse arabayı aramadı hatta otoparkta bira içen tipler. Otopark’ta içilmesine izin vermeleri iyi olmuş. Gerçi vermeselerdi benim işime gelecek ve cumartesi günkü konserlerini izleyebilecektim. İzleyemedim sıçtım. Olan İlker‘le Sertaç‘a oldu tekrar teşekkürler çocuklar. Ayrıca Prodigy izlemek istedikleri için beni de alıp konser alanına gitmeleri iyi oldu muhteşem bir konser izlemiş oldum. Neyse otoparktan sonra bi ton yol yürüyüp ana girişe geliniyor, oradan geçtikten sonra yine bir labirent. Sonrasında servise binip bir süre daha gidiyoruz o bitiyor yine yürüyoruz konser alanına ulaşıyoruz. Hepsi tuttu yarım saat. Arabada bişi unutsak gitti iki konser. Festival alanına girince iyi güzel sahneler müthiş, ses sistemleri iyi ama onun dışında çeşitli sponsorlar stand açmış bi de lunapark başka da bişi yok. Kampçı falan olsak felaket, can sıkıntısından öl.
The Prodigy
Normalde Prodigy dinlemem ama son albümünden bir kaç parça duyunca konserlerinin iyi geçeceğini anlamıştım. Sahneleri çok iyi performansları süper abilerin. Ayrıca anladımki bateri ve gitarın elektronik müzik yapmada bu denli kullanılması beni oldukça etkiliyor. Ayrıca iki vokal ile birini müthiş destekliyorlardı. Sürekli hareket halindeler ve sahneyi tamamen dolduruyorlar. Üstüne yıllardır bildiğimiz ve sağda solda duyduğumuz şarkıları da çaldılar. Keşke enerjim olsaydı da şöle bi delirebilseydim. Bir de Keith’in kemerine hasta oldum sahneye çıkarsam ben de ondan istiyom.
Santigold
Çoğunun adını bile bilmediği festivalin en sonuna konup minimum kişinin izlenmesi sağlanan ancak bana göre Prodigy’den sonra en iyi sahne Santigold‘a aitti. Tabiki anasahnedeki şaşalı sahnelerin yanında çok daha mütavazi kalıyordu ancak beni etkilemekte çok zorlanmadılar. Linkin Park işkencesinden sonra ilk kez gittiğim alternatif sahnede biraz sonra garson kılıklı üç müzisyen ardından otel komisi tadında robotik iki abla ve tüm rüküşlüğüyle Santigold sahneye çıktı. Kıyafetlerle yaptıkları ilk süksenin ardından electro dub müzikleriyle şıkır şıkır oynamaya başladık. Tabiki You will find a way ile keyfime keyif kattı.
Kaiser Chiefs
Tabiki sahnelerinin iyi olduğunu bildiğim ve ilk albümünü çok sevdiğim Kaiser Chiefs sahneye çıktığında Ricky Wilson‘ın coşkan performansı sayesinde bir çok kişiye göre Rock’n Coke’nin en iyi performansını sergiledirler. İlk albüm sevenleri mağdur etmeyip bolca çaldılar.
Razorlight
Sahneye ilk çıktıklarında çok az seyircinin gelmiş olması biraz can sıkıcı gibi gözükse bile Razorlight‘ın da ilk anlardaki klasik ingiliz beğenmemişliklerini üzerlerinden atmasıyla çevredekilerin oldukça ilgisini çekmişki konserin sonuna doğru ortalık iyice kalabalık oldu. Çocukların konserin ortasından sonra coşan performansları da oldukça iyiydi. Onlar çaldıkça ben oha bu şarkıyı da çok seviyorum bunu da seviyorum dedirtti. Galiba ben bu adamları baya seviyorum.
Manga vs. Cartel
İkinci gün gördüğün ilk performanstı ilk vardığımda Cartel sahneye girdi ve Kankardeşleri söylemeye başladı. Sahneye koşarak yetiştik ve mafya kıyafetleriyle sahne doluşmuş Cartel’i ilk kez dinlemiş oldum. Herkes gibi Kankardeşlere her çaldığı yerde söyleyerek eşlik eden benim için Pazar gününe iyi bir başlangıç yapmış oldum.
Çok uzun olduğu için karman çorman yazdığım bu yazıda son olarak demek isterimki Rock’n Coke bir müzik festivali değildir. Müzik festivali dediğinin adı Roskilde‘dir. Bakalım bi kere daha heyecan yaparsam bir de Roskilde yazısı yazarım aradaki fark çıkar ortaya.
Geçen senenin en iyi kadrolarından birine sahip olan Chillout Festival bu sene de geçen seneki kadar olmasa da yine de iyi bir kadro ile gerçekleşti. Festival alanında saat 11den beri bulunmak biraz sıkıcıydı tabi ancak güzel bir gün olacağı için hiç problem değildi. Tek sıkıntısı bile bile kavrulacaktık öle de oldu kırmızı efeydim günün sonunda. Neyfe saat 3 gibi konser başlayıncaya kadar bir cd takmışlar onu döndürüyorlar. Arada bi parça çıkıyor git gide hayran oluyorum nerden öğrenirim ben bunu diye aklımdan geçiriyorum ama sonra salladım.
Festivalden biraz bahsetmek gerekirse konum yer çok ters toplu taşıma yok denecek kadar az ama festivalin kitlesinin %99′unun arabası var. Ama alan çok güzel çevredeki ağaçlar yerlerin çim olması süper artılar ama artık Chillout’a yetmeyecek kadar dar kalmış. Bolca sponsor var hepsi içinde premium kitle orada olunca bolca ikram bolca hediye. Leona şarap heryerde çıkıyor karşıma bolca tadım yaptırdı. Mövenpick dondurmaları da güzelmiş. Vespa‘dan metal bardak altlıkları. Ancak hava kararınca ortaya çıkan ışıklı balonlu Coca Cola Zero‘cular bir anda ortamı aydınlatınca ilgi odağı oldular en başarılı hareket oydu herhalde. Beleşleri bırakıp paralılara geçersek ciddi pahalılar. 10 lira bira biraz bel büker. Diğerlerini söylemiyorum bile.
Neyse konserlere gelelim. Saat 3 oldu ve sonunda sahnede Sattas. İlk defa izleyecektim merak ediyordum. Gayet iyi bir performansları var vokalin sesi oldukça tok ve reggeaye gidiyor. Kendi şarkılarını da yapmış gençler. Onlar da beklediğimin aksine olduça iyi. Türkçe sözleri çok çok iyi yedirmişler zorlama hiç bir şey yok.
Sonra çıkan Jazzamore ise caz ve latin ezgileri birleştirmiş. Daha önceki senelerde !deladap tadında olsalarda onların o çingene havasından dolayı eğlenceliği üzerlerinde olmadığı için çok ilgimi çekmedi ve dolandım durdum o saatler. Sonrasında Yoav sahne aldı. Tek başına sahne alıyor genç. Sürekli gitarına vuruyor ve samplelar alıp o ne haltsa o alete yüklüyor ve tekrar tekrar çalarak ritim yapıyor üstüne de gitar çalıp söylüyor. Fena başlamadı ancak sonrasında baymaya başlıyor tabi.
Bundan sonra o kontrbas sahneye gelince aha noolyo dedim ve yaklaştım. Sahnede Axel Krygier. Gerçekten güzel bir performanstı bir kontrbas, bir bateri ve klavye ve bilgisayar başındaki abi. Zaten grubum başı gibiydi sen gir sen çık sürekli işaret ediyor bir saniye yerinde durmuyor. Elektronik ve saykodelik karışımı müzikleri ile bir çok kişiyi etkileyememiş olsalar da beni kitlediler yanıbaşlarına. Sonra süper uzun aralardan biri için yine gittim bizimkilerin yanına. Sonra tek merak ederek beklediğim grup çıkacaktı Shortwave Set. Daha önce dinlememiştim ama Gazo iyidir abi bunları dinlemek lazım diyince beklenti içine girdim. Sonra başladılar ve o an sabahtan beri dinlediğim süper şarkı Harmonia çalmaya başladı. Biliyodum dedim bu adamlar doğru adamlar. Diğer şarkılar da oldukça başarılıydı. Klasik bir İrlanda tadı aldım gerçi İrlandalılar mı bilmiyorum. Son olarak Lamb sahneye çıkacaktı. Baya önce dinlemiş ve çok beğenmemiştim ama belki canlı fark eder ya da benim müzik zevkim değişmiştir dedim ama malesef. Hiç birimizi sarmadı ve dönme vaktinin geldiğini anladık.
Son bir şey daha söylemek gerekirse. Chillout oldukça mütevazi olmasına karşın efektlerin ve basların oldukça yüksek olması biraz rahatsız ediciydi. Müzik kalitesini düşürüyordu. Ama sonuç olarak güzel bir gündü yine olsa yine giderim diyor seneyi bekliyorum.
Yazamıyorum evet. Üzülerek söylüyorum paylaşmak istediğim çok güzel atraksiyonlar vardı ancak iş yoğunluğu nedeniyle konsantrasyon sıfıra indi. Kafam sürekli başka şeylere kayıyor ancak şimdi olayın sıcaklığıyla bu yazıyı yazmalıyım yoksa zor olacak.
Acayip heyecanla izlediğimiz filmler vardır ve sonra onların yenileri gelsin isteriz. İlk yeni Ölü Gelin (Corpse Bride) idi. Nightmare Before Christmas‘tan sonra yeteri kadar bizi tatmin etmemişti. Şimdi de Coraline‘yi izledik ve o da aslında NBC‘yi arattı. Ama Coraline daha çocuklara yönelik yapılmış bir film bu nedenle çok da fazla eleştiremem.
Çok sevdiğimiz Bigumigu‘nun anası ve babası Aygül ve Yalçın‘ın girişimleri sayesinde Coraline’yi ön gösterimde izleme fırsatı bulduk. Özellikle Aygül’ün üşenmeyip herkese düğmeli yaka kartlarının çok şeker olduğunu tekrar dile getirmek istiyor ve teşekkürlerimi iletiyorum.
Film gösterimi Gmall’daydı. Coraline sayesinde ilk kez bir film izleme fırsatı buldum Gmall’da. Taksimden ulaşım seçeneği yok Taksime yakın olmasına rağmen. Otobüs yok minibüs yok taksi iki saat dolanarak gidiyor. Üstelik o saatte trafik oluyor araba falan çekemem diyorsun. En iyisi yürümekti öle de yaptım İnönü Stadı’na kadar yol güzel olsada bazı yerleri çok dandikti. Birileri Gmall’a ulaşılmasın istiyor yani.
Coraline sayesindeki ikinci ilkim Real 3D deneyimimdi. Gözlükler karizmaydı ancak iki dakika geçmeden gözleri rahatsız ediyor ve filmi karanlık gösteriyor. Üç dört tane atraksiyon dışında bişi olmadı. Üstüne üstlük benim filmin içine yeteri kadar girememe neden oldu. Neyse film çocuları daha çok hedeflediği için 3D doğru mantık olmuş gibi duruyor. Sevinir yavrucaklar.
Gelelim filme. Henry Selick’i daha önce Nightmare Before Christmas’ın yönetmeni olarak görmüştük. Burda da aynı havayı yansıtmayı başarmış, yine korku ve karanlık öğelerini eksik etmemiş. Film Neil Gaiman‘ın kitabından uyarlanmıştı. Bu iki karanlık adamdan nasıl çocuk filmi çıktı onu da anlamadım ya. Hazır Tim Burton yok bari bunu çocuklar izlesin demiş olabilirler.
Film hakkında sürekli çocuk filmi diyorum ama bence her büyüğün de izlemesi gereken bir film. Özellikle bu tarz animasyonlardan hoşlananlar için. Karakterler yine çok başarılı insanlar 3D miydi bu film yahu diye tartıştıklarını bile duyuyordum. Karakter tasarımları, ortamlar on numara. Henry tam kendi tarzını oturmamış olsa bile gayet iyilerdi. Özellikle Mr. B karakterine bayıldım tip, tavır tam bana göre oyuncağı çıksın alayım hemen. Filmin konusu hakkında çok ayrıntılı söylemek istemem bir kaç merak edilecek konuyu bozabilir. Küçük kızımız Coraline sıkıcı ailesinden kaçıp ona herşeyi veren düğme gözlülerin diyarına gider. İşte oradakiler niye düğme gözlüdür, Coraline’yi niçin bu kadar severler. İzlenip öğrenilmesini tavsiye ettiğim bir durum.
Son olarak ise müzikleri keşke yine Danny Elfman yapsaydı. Adam bu gibi filmlere müzik yapmak için doğmuş. Coraline’ın müzikleri açıkçası bende etki bırakmadı çok iyi değillerdi. Bi daha ki sefere artık.
Pet05′in daveti üzerine haberdar olduğum sergi Geçmiş Tükendi, Şimdi Faturayı Öde yeni tanışacağım mekan Daire Sanat‘taydı. Hem yeni sergi hem yeni bir mekanı göreceğim için heyecanla gittim. Daire Sanat, Cihangir’in ara sokaklarından olan Şimşirci Sokak‘ta. Normal şartlar altında gayet sessiz sakin duran bu sokakta ve gayet güzel bir binada olan bu sergi için nasıl izin almışlar merak ettim. Çünkü bu gibi mekanlara karşı çıkabilecek bir sürü kişi var çevrede. Açılışa ilgi büyüktü Pet05 kaçıcam çok kalabalık oldu dedikçe daha da kalabalık oluyordu. Sokaklarda duruyordu artık insanlar içerisi de tıklım tıklımdı. Evden bozma ve küçük bir sergi alanı olsa da fena olmayan işler ile hoşuma gitti. Sergi bugüne kadar tükettiğimiz hayatımıza parmak basıyordu. Pet05‘in kes yapıştır tadı, Ceren’in sorgulayıcı parmakları, can’ın şuursuz chatleri ve fotoğraflar. Fotoğrafçılardan insan bedenleri üzerine olan çalışmalar konuyu yakalamışken bence kapı delikleri yanından geçmemişti. Ya da her zaman olduğu gibi ben anlamadım Artık Daire Sanat’ın yeni sergilerine bakacağız umarım devamında da gayet başarılı sergiler gerçekleştirirler ve alternatif sergi mekanlarının bir tanesi daha ayakta kalma gücü bulur.
!fistnabul‘da özellikle izlemediğim bir filmdi. Belgesel olmasına rağmen festivalin hit filmler bölümünde yer alıp üstüne en önemli filmlerinden biri olarak gösterilmişti. Tekrar hatırlatmak isterim aynı tavrı yıllar önce Tarnation‘da görmüştü. Sonuçta bir ip cambazının bir heyecanı benim çok ilgimi çekmemişti. Ama ardından gelen övgüler merak ettirmişti kendini. Vizyona da Bir Film sayesinde girmesi artık gidilmesi mecbur olan bir film haline getirmişti Teldeki Adamı.
Tamamen belgesel havasında geçmesi filmi başka bir havaya taşıyordu ancak Philippe Petit‘nin olayları anlatışı onun hissetiklerini izleyiciye geçiriyordu. Aslında izleyenleri de büyüleyen bu olsa gerek. Philippe Petit genç yaşlarından beri tamamen tutkuları için yaşayan biriydi. Tutkuları onu bir süre sonra Notre Dame‘ın tepesine çıkarmakta zorlanmadı. Philippe’nin bu anarşist tavrı arkadaşlarına yayılmış ve planlarına onları da dahil etmeye başlamıştı. Tüm bu denemeler aslında içinde yanıp tutuşan dünyanın tepesinde bir şovun habercisi ve çalışmalarıydı. Dünya Ticaret Merkezi‘nin tepesine çıkıp ipine çıkacak ve şovunu gerçekleştirecekti. Bunlar için arkadaşlarından ve hayatından da ödün vermesi, tüm zamanını harcaması onun tutkularının en önemli göstergesi.
Filmde en çok takıldığım olay ise bir Hollywood filmi klişesi olan, para kazanma endişesinin olmaması. Amerika’ya defalarca gidip gelmeler, aylarca orada yaşamalar, tel almalar, ot almalar, üç dört kişi sadece buna odaklanıp Dünya Ticaret Merkezi‘nin tepesine çıkmaya çalışmalar, evladım baba parası mı yiyorsunuz?
Son olarak Teldeki Adam için uzun zaman sonra gittiğim Alkazar Sineması hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Bina eski, üç katlı güzel bir ortamı var. En büyük salonu 220 kişilik herşey mükemmelken salonların uzun dar oluşu herşeyi bir anda bitiriyor. Film izleme keyfi inanılmaz aşağı seviyelerde. Üstelik arka taraflara ses de az geliyor. Filmin için dahil olmak için biraz uğraşmanız gerekiyor. Bu da bir sinema için en son olması gereken durum herhalde. Halbuki festival için ne güzel şeyler düşünmüştüm. İstanbul Film Festivali bu yüzden tercih etmiyor burayı demekki. Gerçi onlar için ufak da.
Geçen akşam birşey yapmak isteyipte ne yapacağını bilemeyen iki tip tadında takılırken ayaklarımızın götürdüğü yere gidelim klişesiyle dışarı çıkabildik. Yoksa evde baymamız kaçınılmazdı. Ayaklarımız çoğu zaman olduğu gibi Asmalımescit‘e götürdü. Asmalımescit‘e giden ayaklar Tavan Arası‘na uğramadan edemez, gittik baktık ve her zamanki gibi ağzına kadar dolu. Çıkıp yeni yer arayışları orası dolu burası dolu sonunda aha boş masalar dalalım dedik bir mekana.
Eskiden adı Yarem olan şimdi üzeri siyah bir bantla itinayla kapatılarak Yare Restaurant olmuş bir meyhaneye girdik. Biraz enteresanlık hissettik ama ilk anlayamıyorsun. Zamanla fark ediyorsunki sağ duvarlarda tuğla dekoru varken sol duvar ise dümdüz duvar (başka nası tarif edilir bilemedim). Bazı yerler çok yeni bazı yerler eski bir öle bir böle mekan olmuş Yare. Genelde dikdörtken masalar var ama 4 tane yuvarlak masa da var hele tüm mekanın ortasındaki kocaman yuvarlak masa poker masası havasında. O kumarhanedeki itgeç çekgeçler ile tuzluk uzatasım, patlıcan ezmesini önüme çekesin geldi.
Eskişehir'deki dedikoducu teyzeler karkış demez lak lak eder
Mezeler lezzetli ve büyük, yemekler de öyle. Garsonlar da genel olarak anlayışlı ve güler yüzlü. Daha ne ararki insan bir mekandan. Tabii bunlar ve çevreninde etkisiyle iyice ortama çekildik ve kurtlar dökülmeye başladı. Şöle aldattım böle ayrıldım. Bir de bana böle yapmıştılarla ilişki dedikodularını elden geçirdikten sonra ufaktan erkekler şöledir, şöle yapmak kızımla geceyi tamamladık.
Berbat karaoke deneyimlerimden biliyorumki her gidişimde sinirleniyorum. Nedeni ise çok basit bir sürü insan oluyor herkes bir şeyler istiyor ve dj senin istediğin parçaları çalmıyor. Niye çalsınki benim götümgöğsüm yok. Böyle dandik bir eğlence olan karaoke özel odada tamamen farklılaşıyor.
Geçen gün Burçin‘in doğum günü için gittiğim Klub Karaoke‘nin özel odası sayesinde karaoke denen şeyin keyfine ilk defa vardım. Herkes tanıdık olmasa bile arkadaşımın arkadaşı benim de arkadaşımdır görüşüyle ortam gayet güzeldi. Sürekli şarkı söyledik, hatta elime kaç kez mikrofon bile tutuşturdular(alkollü olmayanlar çok acı çekti o ayrı konu). Bu noktada bildiğim bir iki karaoke mekanı hakkında atıp tutayım.
Klub Karaoke
Öncelikle ismindeki Klub kelimesinin bu şekilde yazılmasını yadırgadığım ama o Almanca cevaplarına aldırmadığım bir eksiyle başlıyor mekan. İsminin kötülüğünün yanında Ulaş‘ın yaptığı enfes logosu ise ilk aldığı artı. Fiyatları yüksek. Odalar haricindeki esas karaoke alanı ise oldukça ufak bir mekan. Ancak 4 farklı odası olması ise önemli bir artı. Boy boy seçin beğenin.
Klub Karaoke’ye göre daha eski ve daha çok ilgi gören yer. Fiyatları da daha uygun. Ancak özel odası yok ve sadece ortak alan var. Haliyle benim mecbur kalmadıkça gitmeyeceğim bir yer oluyor kendileri. Ayrıca çalışanları da populerliğin vermiş olduğu güvenle oldukça ukalalar.
Üçnokta…
Üçnokta aslında bir ara Taksimin en bomba mekanı olan Cafe Gitar‘ın elemanlarının işlettiği bir yer. Orası gibi bir canlı müzik alanları var ve her haftasonu konserleri oluyor. Ancak yeni karaoke odaları açtıklarını duydum. Onların fiyat politikalarından dolayı hem ucuz hem de özel odalar olması nedeniyle karaoke yapılacağı vakit ilk denenecek mekan olacaktır.