Yılın Oyunu
13 May
Bu girişimcilik bu yaratıcılık karışısında ağzım açık kaldı.
30 Mar
Patavatsız köstebeğin seçim sonuçlarına yorumunu tüm telif haklarını hiçe sayarak yayınlıyorum.
Ktunnelciler için link | Kurtulayım Youtube sorunsalından diyelen için
16 Mar
Berbat karaoke deneyimlerimden biliyorumki her gidişimde sinirleniyorum. Nedeni ise çok basit bir sürü insan oluyor herkes bir şeyler istiyor ve dj senin istediğin parçaları çalmıyor. Niye çalsınki benim götüm göğsüm yok. Böyle dandik bir eğlence olan karaoke özel odada tamamen farklılaşıyor.
Geçen gün Burçin‘in doğum günü için gittiğim Klub Karaoke‘nin özel odası sayesinde karaoke denen şeyin keyfine ilk defa vardım. Herkes tanıdık olmasa bile arkadaşımın arkadaşı benim de arkadaşımdır görüşüyle ortam gayet güzeldi. Sürekli şarkı söyledik, hatta elime kaç kez mikrofon bile tutuşturdular(alkollü olmayanlar çok acı çekti o ayrı konu). Bu noktada bildiğim bir iki karaoke mekanı hakkında atıp tutayım.
Klub Karaoke
Öncelikle ismindeki Klub kelimesinin bu şekilde yazılmasını yadırgadığım ama o Almanca cevaplarına aldırmadığım bir eksiyle başlıyor mekan. İsminin kötülüğünün yanında Ulaş‘ın yaptığı enfes logosu ise ilk aldığı artı. Fiyatları yüksek. Odalar haricindeki esas karaoke alanı ise oldukça ufak bir mekan. Ancak 4 farklı odası olması ise önemli bir artı. Boy boy seçin beğenin.
Klub Karaoke’ye göre daha eski ve daha çok ilgi gören yer. Fiyatları da daha uygun. Ancak özel odası yok ve sadece ortak alan var. Haliyle benim mecbur kalmadıkça gitmeyeceğim bir yer oluyor kendileri. Ayrıca çalışanları da populerliğin vermiş olduğu güvenle oldukça ukalalar.
Üçnokta…
Üçnokta aslında bir ara Taksimin en bomba mekanı olan Cafe Gitar‘ın elemanlarının işlettiği bir yer. Orası gibi bir canlı müzik alanları var ve her haftasonu konserleri oluyor. Ancak yeni karaoke odaları açtıklarını duydum. Onların fiyat politikalarından dolayı hem ucuz hem de özel odalar olması nedeniyle karaoke yapılacağı vakit ilk denenecek mekan olacaktır.
19 Jan
Hrant Dink iki sene önce bugün öldürülmüştü. Ve davası hala çözümlenmiş değil. Bir insanın ölmesi bizi yeterince üzmüyormuş gibi bir de ülkemizdeki faşistlerin ne kadar çok olduğunu ve devlet yapısına işlediklerini tekrar öğrenmemiz üzüntümüzü katlıyor.
16 Jan
Geçen hafta Warner Bros Türkiye‘nin davetlisi olarak Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi‘ni izledik. Öncelik WB’ye teşekkür eder, ellerinden öperiz. Bir çok otorite tarafından yılın en iyi filmleri arasında gösteriliyor. Bence de olma ihtimali var. Önemli olan yıl sonunda da aynı şeyi dememiz tabiki. Golden Globe‘de pek bir faaliyet gösteremese de Bafta‘da Slumdog Millionaire ile beraber 11 dalda ödüle aday. Umarım bişiler verirler. Çünkü filmin gerçek kahramanı Francis Scott Key Fitzgerald yani yazarı müthiş bir roman yazmış. Ancak bunu beyazperdeye aktaran David Fincher hakkında aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Genelde filmlerde yönetmenin yaptıklarını demek istediklerini hissederim. Genelde başarıyı yönetmene bağlarım ancak bu filmde hiç bir şekilde David’den bir elektrik alamadım. Hatta hikaye o kadar güçlü ki filmi izlerken bu romanın yazarı süpermişi çok kez aklımdan geçirdim.
Brad Pitt her zamanki gibi nefis. Bu adamın yaşlılığı da ayrı hoş demeden geçemeyeceğim. Cate Blanchett‘de oyunculukta aşağı kalmıyor ama Sarah Jessica Parker tipi çok yapmacık ve gıcık geldi. Diğer oyuncuların performansları da kıvamında. Filmi de biraz daha kısaltabilselermiş herhalde daha güzel olurmuş çünkü 3 saate yakın sürüyor.
Filme gelirsek yaşlı bir beden ile doğan Benjamin Button’un tersten ilerleyen bedeninin hikayesi. 7 yaşında tekerlekli sandalyede gezerken gitgide vücudu iyileşerek ve güçlenerek ayağa kalkar ve çalışmaya aşık olmaya hayatı öğrenmeye başlar. Filmin çoğu yerinde filmin sonunun sürekli konuşulması aslında filmin heyecanını biraz azaltsa da aynı anda konunun gelişmesi açısından konuya oldukça zenginlik katıyor. Neyse izleyin işte film güzel.
Esas olayımıza gelirsek WB eski küçük ama daha hoş salonundan sonra Nişantaşı City’s‘de yaptı gösterimi. Burası daha büyük ve daha çok kişi katılabilmişti. Burada WB’nin sorunu yok ama City’s ne biçim bir sinema yapmış. Zaten artık yavaştan kaybolmaya başlayan büyük salon kültürüne onlar da bir tekme atarak küçük salonlar yapmışlar. Ama şekil itibariyle salonun %70′i oturduğu yerden mutsuz ve kötü bir açıdan izliyor filmi. Ekran dev gibi o diyeceğimiz yok ama bir salon az yap güzel di mi ama salonu. Dışarıdaki Barkod gibi kötü bir isimi olan bar ise başarılı olmuş sinema çıkışı bir barın olması üstelik fiyatların fahiş olmaması ayrı güzel. Bir de özel içki kokteylleri vardı merak etmedim değil ama vakit yoktu film çıkışı da 11:30′du ve mekan çoktan kapanmıştı. Başka bir WB davetine artık.
Bu kadar saçmaladıktan sonra bu işi doğru düzgün yapan biri olan Can Yücel‘e klavyeyi uzatıyorum.
Hayatı Tersten Yaşamak
Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir.
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel, hatta mükemmel olurdu. Nasıl mi ?
Cami’de uyanıyorsunuz.Bir tahta sandık içerisinde, herkes karşınızda saf durmus, iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette. Tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak. Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi hazir. Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz. Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev. Altmışlı yaşlara kadar herşey garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor, kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün size hoşgeldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz… ve Genel Müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak işe başlıyorsunuz. Herkes karşınızda elpençe divan… Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz. Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade… Aman ne güzel günler başlıyor…
Derken birgün patron size artik “Üniversiteye gitsen daha iyi olur” diyor. Bu arada babanız ortaya çıkmış, “Fazla çalıştın” diyor “Artık eve dön, işi bırak, okumaya başla, harçlığın benden olsun…”
Keyfe bakar mısınız? Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor.Ekmek elden, su gölden bir dönem başlıyor.Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor.
Derken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok artık… Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, “Evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna” diyorlar… Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz. Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve baska bir keyifli dönem başlıyor. Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır. Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor, sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz. Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz. Ve günün birinde müthiş bir orgazmla hayatınız bitiyor…
6 Jan
Gerçekleştirilemeyen yılbaşı dileklerinden bir tanesine imza atmamak için uzun zamandır yarım yamalak yaptığım ve ilgilenmediğim blogumu myspace‘den kurtarıp özgürlüğe kavuşturuyorum ve bişiler yazmaya başlıyorum. Bakalım neler saçmalayacağım.
Öpüyorum hepinizi sevgili okurlar.