Adından da anlaşılacağı üzere bir sürü adamız her bişeyi satıyoruz tadında bir sergi. Genç tasarımcılar ve illustratörlerin buluştuğu bir sergi tabiki takım elbiseli söylenişi bu cümlenin. Özellikle bir tanıdığımın işlerinin olduğunu bildiğim sergiden iki süpriz tanıdığın daha çıkması çok güzel oldu. Zaten uzun zamandır takibinde olduğum Uçman (just like süperman) Balaban’ın bolca işi vardı. Gerçi ben rozet, ayakkabı ve posterleri gördüm bir de kaykaylar varmış. Ayakkabı süperdi alıp ben giyebilirdim ama Uçman fiyatı biraz uçurunca vaz caydım istekli bir kıza yerimi bıraktım.
Ayça'nın Illustrasyonları
Süpriz olarak ise önce Ayça‘yı gördüm. Onun bildiğim işlerinin yanında yeni işlerini de getirmiş. Tarzını genişletmesine sevindim. Sonra da Pike Me Sadi ile karşılaştım. Sıkı bir sergi takipçisi olan Sadi bey‘in Pick Me’leri de sergide yerini almış idi hem de bir kaç gün önce tamamladığı metal yüzüklerle. Sadi’nin arkasından gelen diğer Meriç Kara ise seni seviyorum yüzüğünü bi düşüneyim haline çevirip ortamdan uzaklaştı.
Pick Me Sadi ile Kick Me Meriç
Bir de BAS‘ın çıkardığı Kaldırım Destanı ve Türk Punk Tarihi kitaplarına ah işte diye heyecanlanıp atladım ama fiyatları sayesinde üzüle üzüle uzadım ortamdan.
Masist Gül'den Kaldırım Destanı
Türkiye'de Punk ve Yeraltı Kaynaklarının Kesintili Tarihi 1978-1999
Film festivali yaklaşırken filmlere de tek tek bakıyoruz. Ama hiç de kolay değil. Kaç saattir bakıyorum bitmedi. Buradan yetkililere sesleniyorum kardeşim az film getirin bundan sonra. Neyse bir kaç saatlik mıncığın sonucunda uzun bir liste çıktı ama aralarından üç tanesi beni baya heyecanlandırdı.
Tulpan
İlk filmimiz ve oldukça alternatif bir film. Kazak yönetmen Sergey Dvortsevoy‘un son filmi Tulpangörüntüsünden hikayesine bende acayip bir merak uyandırdı. Askerliğini bitiren Asa memleketine döner. Asa’nın ilk isteği evlenmektir ve tek aday Tulpan. Tulpan ise Asa’yı kepçe kulakları yüzünden reddeder. İşte bundan sonrada Asa Tulpan’a yamanmaya çalışır. Hikaye bundan ibaret ama bu klasik Hollywood hikayesini Kazakistan tavrıyla görmek güzel olacaktır herhalde. Ayrıca filmin baya bir ödüllü olmasıda cabası. Yalnız, bu filmi sadece sabah saatlerine koyan populist festival yönetimini kın kın kın.
Absürdistan
Tulpan’a göre geyik seviyesini daha da yukarı çekmiş bir yamanma hikayesi daha Absürdistan. Antalya’nın Sirt köyünde kadınların sevişme grevi‘ne (çok korkunç) girmesinden Veit Helmer de çok etkilenmiş ki filmini yapmış. Köye su getiren boru hattı arızalanınca erkeklerin boruları onarması için kadınların sevişme grevine (aman allahım) girer. Aya’ya deli gibi aşık Temelko (bir de Temelyus vardı Asteriks‘te) ‘nun boru hattını yaldır yaldır onarma hikayesidir Absürdistan. Bu arada iki filmin konularının benzer olması, yörelerinin yakın olması üstüne karakterlerin isimlerinin yakın olması (Aya, Asa, Temelko, Tulpan) benim genetik kodlarıma işaret ediyor olabilir. Nedir bu filmlere karşı sevgim acaba. Ayrıca belirtmeden geçemeyeceğim, Asteriks: Görev Kleopatra belkide dünya üzerindeki en iyi seslendirmeye sahip filmdir. Filmin kendisinin geyif ve absürt olması yetmiyor, üstüne hepsi birbirinden enfes adam Türk kafası seslendiriyor. Ufak bir ip ucu Temelyus‘u Erkan Can seslendiryor.
Uzak İhtimal
Ne bu geyik gece gece diyenlere ahanını dram diyorum, gerçi Uzak İhtimal‘de de birbirine kavuşmaya çalışan iki kişi var. Acaba benim de ulaşmaya çalıştığım birileri mi var anlamıyorum ki. Neyse filmi ilk uzun metrajını çeken Mahmut Fazıl Coşkun yönetmiş. Konusu ise bir imam ile bir rahibenin din, aşk ikileminden doğan insan hikayeleri. Nereye baksam filmden övgüyle bahsetmiş, konu cazip, görüntüler güzel ben heyecanlanmıyım da kim heyecanlansın.
Pet05′in daveti üzerine haberdar olduğum sergi Geçmiş Tükendi, Şimdi Faturayı Öde yeni tanışacağım mekan Daire Sanat‘taydı. Hem yeni sergi hem yeni bir mekanı göreceğim için heyecanla gittim. Daire Sanat, Cihangir’in ara sokaklarından olan Şimşirci Sokak‘ta. Normal şartlar altında gayet sessiz sakin duran bu sokakta ve gayet güzel bir binada olan bu sergi için nasıl izin almışlar merak ettim. Çünkü bu gibi mekanlara karşı çıkabilecek bir sürü kişi var çevrede. Açılışa ilgi büyüktü Pet05 kaçıcam çok kalabalık oldu dedikçe daha da kalabalık oluyordu. Sokaklarda duruyordu artık insanlar içerisi de tıklım tıklımdı. Evden bozma ve küçük bir sergi alanı olsa da fena olmayan işler ile hoşuma gitti. Sergi bugüne kadar tükettiğimiz hayatımıza parmak basıyordu. Pet05‘in kes yapıştır tadı, Ceren’in sorgulayıcı parmakları, can’ın şuursuz chatleri ve fotoğraflar. Fotoğrafçılardan insan bedenleri üzerine olan çalışmalar konuyu yakalamışken bence kapı delikleri yanından geçmemişti. Ya da her zaman olduğu gibi ben anlamadım Artık Daire Sanat’ın yeni sergilerine bakacağız umarım devamında da gayet başarılı sergiler gerçekleştirirler ve alternatif sergi mekanlarının bir tanesi daha ayakta kalma gücü bulur.
Aksamadığı zamanlarda iki haftada bir çıkan Reset Magazine‘in yeni sayısı çıktığı mesajı geldi. Açtım baktım neler varmış diye. İlk gördüğüm şey tabiki Beirut ismiydi. Müthiş haber, gecenin hatta günün haberi olarak şok şok şok sesleriyle geldi. Büyük Resetçilerin ellerinden küçük Resetçilerin gözlerinden öpüyorum, sizi seviyorum.
Heyecan kısmını atlattıktan sonra gelelim Beirut‘a. Bundan 3 sene önce (emin değilim bu tarihe ilk albüm çıkardığı sene işte) ilk kez dinlediğim (haliyle) bir sübyandı. Amerika’da yaşamasına rağmen Balkan müziklerini bu kadar özümsemiş nadir kişilerden biri Zach. Bani akordiyon çalmaya heveslendiren kişidir aynı anda. Türkiye’ye Radarlive için geldiğinde müthiş bir performans sunan ve klasik olduğu üzere Şiki Şiki Baba‘yı da eksik etmediler. Ardından çıkardıkları albüm The Flying Club Cup ile Fransız şansonlarına uzanan bir müzik tarzıyla karşımıza çıkmıştı. Şimdi ise 2 EP ile karşımızda. Biri yine şanson havalarında March of the Zapotec diğeri ise elektronik altyapılı Holland. Şu an sadece çıkış parçası olan La Llorona dinleyebildim. Gerisi geliyor hızlıca bilgisayarıma doğru. La Llorona’da March of the Zapotec’ten bir parça ve eski Beirut tadında. Ben tabiki Meraklı Melahat halimle Holland’ı dinlemek için sabırsızlanıyorum.
Ayrıca La Llorona’ya çekilen animasyon klip de keyfime keyif kattı. Animasyonu seveni ben acayip severim. Buradan Owen Cook‘a ve Beirut’a müthişsiniz diyorum.
İstanbul Film Festivali gene acayip bir sürü filmi bir araya toplamış. Ben de gözüme çarpanlar hemen bilet almazsam uykularım kaçar dediğim bir kaç filmi çizdireyim.
Animasyon Festivali için düşündüğümüz filmlerden biriydi. Artık biz de yönetmeniyle beraber getiririz. Bu senenin merak edilen filmlerindendi. Muhtemelen animasyon camiasında bolca adından söz ettirecek bir film. Tatia Rosenthal‘ın bu ilk uzun metrajı.
Geçen gün Bir Film‘in sitesini dolaşırken karşılaştım bu filmle. A ha enteresan duruyor dedim. Sitesine bakınca enteresanlık yanına komediyi de aldı. Çok eğlenceli bir film çok her ne kadar Rumba sevmesem de. Dominique Abel, Fiona Gordon ve Bruno Romya üçlüsü kendileri çekmiş kendileri oynamışlar.
Ünlü Yunan yönetmen Theo Angelopoulos‘un son filmi Zamanın Tozuüçlemenin ikinci filmiymiş. Ağlayan Çayır beni inanılmaz etkilemişti. Ancak en çok etkileyen parçalardan biri oyuncular ve onların tiyatral oyunculukları. Bu filmde ise Willem Dafoe gibi Hollywoodlulara güvenilmiş. Görsel olarak yine güçlü gözüken bu filmi kaçırmamalıyım kaçırmamalıyım kaçırmamalıyım kaçırmamalıyım kaçırmamalıyım kaçırmamalıyım…
İsveçlielektro-pop grubu Detektivbyrån‘ı Amanda Palmer‘in Myspace sayfasındaki arkadaşları arasında gördüm. İlk dinlediğim andan itibaren tutuldum. Bu tutulmaların en güçlüsü de Lyckans Undulat’da oldu. Şarkı bana Kemal Sunal filmi müziklerini de hatırlatıyor aynı zamanda. Eski çağlardan gelmiş ikilinin eşcinsel aşkınıyla süsledikleri pixilation klipleri, şarkının havasına pek oturmuyor.
!fistnabul‘da özellikle izlemediğim bir filmdi. Belgesel olmasına rağmen festivalin hit filmler bölümünde yer alıp üstüne en önemli filmlerinden biri olarak gösterilmişti. Tekrar hatırlatmak isterim aynı tavrı yıllar önce Tarnation‘da görmüştü. Sonuçta bir ip cambazının bir heyecanı benim çok ilgimi çekmemişti. Ama ardından gelen övgüler merak ettirmişti kendini. Vizyona da Bir Film sayesinde girmesi artık gidilmesi mecbur olan bir film haline getirmişti Teldeki Adamı.
Tamamen belgesel havasında geçmesi filmi başka bir havaya taşıyordu ancak Philippe Petit‘nin olayları anlatışı onun hissetiklerini izleyiciye geçiriyordu. Aslında izleyenleri de büyüleyen bu olsa gerek. Philippe Petit genç yaşlarından beri tamamen tutkuları için yaşayan biriydi. Tutkuları onu bir süre sonra Notre Dame‘ın tepesine çıkarmakta zorlanmadı. Philippe’nin bu anarşist tavrı arkadaşlarına yayılmış ve planlarına onları da dahil etmeye başlamıştı. Tüm bu denemeler aslında içinde yanıp tutuşan dünyanın tepesinde bir şovun habercisi ve çalışmalarıydı. Dünya Ticaret Merkezi‘nin tepesine çıkıp ipine çıkacak ve şovunu gerçekleştirecekti. Bunlar için arkadaşlarından ve hayatından da ödün vermesi, tüm zamanını harcaması onun tutkularının en önemli göstergesi.
Filmde en çok takıldığım olay ise bir Hollywood filmi klişesi olan, para kazanma endişesinin olmaması. Amerika’ya defalarca gidip gelmeler, aylarca orada yaşamalar, tel almalar, ot almalar, üç dört kişi sadece buna odaklanıp Dünya Ticaret Merkezi‘nin tepesine çıkmaya çalışmalar, evladım baba parası mı yiyorsunuz?
Son olarak Teldeki Adam için uzun zaman sonra gittiğim Alkazar Sineması hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Bina eski, üç katlı güzel bir ortamı var. En büyük salonu 220 kişilik herşey mükemmelken salonların uzun dar oluşu herşeyi bir anda bitiriyor. Film izleme keyfi inanılmaz aşağı seviyelerde. Üstelik arka taraflara ses de az geliyor. Filmin için dahil olmak için biraz uğraşmanız gerekiyor. Bu da bir sinema için en son olması gereken durum herhalde. Halbuki festival için ne güzel şeyler düşünmüştüm. İstanbul Film Festivali bu yüzden tercih etmiyor burayı demekki. Gerçi onlar için ufak da.
Internet pazarında gezerken bu da neymiş deyip çuk diye indiriverdim Me and You and Everyone We Know‘u. Film hakkında hiç bir şey bilmeden izledim. Sonunda galiba güzel bir film izlemiştim, yoksa iyi değildide bana mı iyi geliyordu. Sonra ufaçık bir araştırmayla filmin ödül manyağı olduğunu gördüm. Çok bişi değişti mi? Hayır, hala kafam karışıktı çünkü filmin ucu açık bıraktığı bir çok konusu vardı. Galiba istediğide buydu. Hayattan bir çok kesidi birbiriyle kesiştirerek bize güzel bir sorgulama sundu. Ergenlik döneminde seks hayatlarını bulmaya çalışan kızlar, komşularına aşık olan gençler, sübyancı herifler, umutsuz iş kadınları, ilişki arayan kadınlar, beceriksiz babalar hepsi bu filmdeydi ve hiç biri sonlanmadı. Beceriksiz baba filmin başında da beceriksizdi sonunda da ancak filmin vermek istediği sadece o babanın yaşadıkları ve davranışlarını paylaşarak hayattan bir kareyi gerçekçi olarak koymak. İnsanların durumlara verdikleri yanlış tepkileri iyisiyle kötüsüyle görmek. Aslında çok da bişi anlatamayacağım bu filmin fragmanını paylaşmakla yetineyim.
Filmin esas kahramanı tabiki Miranda July. Hem yazmış, hem yönetmiş hem de oynamış. Miranda July ismi bana yabancı gelmedi. O anda yardımıma yetişen IMdb, bana üç sene önce Resfest‘te izlediğim Are you the favorite person of anybody?? filminin yazarı ve oyuncularından biri dedi Miranda için (sana Miranda diyebilirim değil mi?). Bu film de bence inanılmaz başarılı bir kısa filmdi. Filmde adamın biri yoldan geçenlere filmin adında olduğu gibi birinin en sevdiği kişi olup olmadıklarını soruyor. Soruyla karşılaşanlar tabiki şok oluyor çünkü bu sorunun cevabını bilmiyorlar. Miranda bu hayat sorgularıyla uğraşa dursun acaba hayatta birinin onu en çok sevmesi mi yoksa onu gerçekten seven bir çok insanın mı olması gerekir? Bu iki film Miranda’nın sinemasını anlamı sağladı.
Geçen akşam birşey yapmak isteyipte ne yapacağını bilemeyen iki tip tadında takılırken ayaklarımızın götürdüğü yere gidelim klişesiyle dışarı çıkabildik. Yoksa evde baymamız kaçınılmazdı. Ayaklarımız çoğu zaman olduğu gibi Asmalımescit‘e götürdü. Asmalımescit‘e giden ayaklar Tavan Arası‘na uğramadan edemez, gittik baktık ve her zamanki gibi ağzına kadar dolu. Çıkıp yeni yer arayışları orası dolu burası dolu sonunda aha boş masalar dalalım dedik bir mekana.
Eskiden adı Yarem olan şimdi üzeri siyah bir bantla itinayla kapatılarak Yare Restaurant olmuş bir meyhaneye girdik. Biraz enteresanlık hissettik ama ilk anlayamıyorsun. Zamanla fark ediyorsunki sağ duvarlarda tuğla dekoru varken sol duvar ise dümdüz duvar (başka nası tarif edilir bilemedim). Bazı yerler çok yeni bazı yerler eski bir öle bir böle mekan olmuş Yare. Genelde dikdörtken masalar var ama 4 tane yuvarlak masa da var hele tüm mekanın ortasındaki kocaman yuvarlak masa poker masası havasında. O kumarhanedeki itgeç çekgeçler ile tuzluk uzatasım, patlıcan ezmesini önüme çekesin geldi.
Eskişehir'deki dedikoducu teyzeler karkış demez lak lak eder
Mezeler lezzetli ve büyük, yemekler de öyle. Garsonlar da genel olarak anlayışlı ve güler yüzlü. Daha ne ararki insan bir mekandan. Tabii bunlar ve çevreninde etkisiyle iyice ortama çekildik ve kurtlar dökülmeye başladı. Şöle aldattım böle ayrıldım. Bir de bana böle yapmıştılarla ilişki dedikodularını elden geçirdikten sonra ufaktan erkekler şöledir, şöle yapmak kızımla geceyi tamamladık.